17 Mayıs 2016 Salı

Kitap Yorumu; Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli

Yaklaşık 1 yıl önce yayınlanan ve benim de kış aylarının ilk günlerinde ancak okuyabildiğim bu kitabı yorumlamak bugünleri buldu. Zülfü Livaneli'nin kitaplarından belki okumadığım bir kaç tane kalmıştır, çok severim kitaplarını. Arada 1-2 tane beni tam sarmayan kitabı olsa da yeni bir kitabı çıktığında mutlaka okumak istediğim yazarlardan.
Bakalım tanıtım bülteni bu kitap için neler diyor;
(Tanıtım Bülteninden)
Zülfü Livaneli, zengin bir insan panoramasıyla İstanbul'un derinliklerine inerken şehrin büyülü, ama bir o kadar da acımasız atmosferiyle buluşturduğu okuru sıra dışı yolculuğa çıkarıyor.
2014 yılı Aralık ayının son günleri… Yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli'nin açılış günü ve erken bir yılbaşı kutlaması… İstanbul'un seçkin, kalburüstü simaları, Sultanahmet'teki eski Bizans sarayının kalıntıları üzerine yapılan otelde bir araya geliyor. Aralarında kimler yok ki? Politikacılar, belediye başkanları, Amerikan büyük elçisi, Fener Rum patriği, ünlü gazeteciler, gazete patronları, televizyon "yıldızlar"ı, eski ve yeni zenginler, büyük iş adamları…
İstanbul'un yüzlerce yıldır yer altında yatan ölüleri de davete çağrılmadıkları halde arzı endam etmekte sakınca görmeyip bu cümbüşe dahil oluyorlar. Ve elbette, bir otelin olmazsa olmaz çalışanları, garsonları, komileri, güvenlik görevlileri…
Velhasıl Konstantiniyye Oteli, aslında binlerce yıllık koskoca bir şehir olarak çıkıyor karşımıza. Değişen, dönüşen, ama barındırdığı şiddet nedense aynı kalan bir şehir…
Zülfü Livaneli bu kitabı neden yazdığını şöyle açıklamış; ''Aslında yıllardır bu şehri anlatan bir roman konusu dönüp duruyor zihnimde ama öyle bir biçim bulmalıyım ki şehrin hem bugününü kaplamalı, hem de geriye giderek Osmanlı’yı, Roma’yı, Bizans’ı içine almalı. Tarihsel değil ama tarihi de içeren bir roman. Şuraya baksana; bir masal uygarlığı değil mi burası? Zaten binlerce yıl, hep masalla ayakta durmuş." Kitabın ana karakteri Zehra'nın Konstantiniyye Oteli'nin açılışı için düzenlediği geceye gelen birbirlerinden çok farklı davetlileri tanıdıkça klasik tanım ile İstanbul'un (hatta Türkiye'nin) mozaiğini okuyoruz. Kişiler hayal ürünü ama hikayeler tanıdık aslında. Mutlaka birilerine benzeteceğiniz karakterler olacaktır.
Ana karakter Zehra oteli inşa eden iş adamı Ergun Bereket'in asistanı. Sultanahmet'teki eski Bizans sarayının kalıntıları üzerine yapılan otelin açılışını organize etmek Zehra'nın görevi. Davetliler arasında da  politikacılar, belediye başkanları, Amerikan büyük elçisi, Fener Rum patriği, ünlü gazeteciler, gazete patronları, televizyon yıldızları, eski ve yeni zenginler, büyük iş adamları var. Ve itibar sırasına göre oluşturulan bir masa düzeni, masa düzenine göre oluşan kibir, kıskançlık savaşları. Kitapta masalara tek tek uğrayarak konuklar hakkında bilgiler alıyoruz. Mesela Ergun Bey'in kazak ortağının nasıl zengin olduğu, Ergun Bey'in aile hayatı, karısının sonradan görmeliği. Bir de o davette çalışan garsonlar, servis elemanları var. O gösterişli ortamda onların dramlarını görüyoruz. Aynı zamanda Gezi olaylarına, Uludere'ye de göndermeler var.
Kitapta beni en çok etkileyen bölüm ise Nekropolis. İstanbul'da çeşitli zamanlarda yaşamış ölüler ve onlarla konuşan Zehra. Bunlar arasında kraliçeler, sultanlar, yazarlar, hatta maymunlar, atlar. ''Evet ölüler diyarında tek bir dil vardır; insanlar hangi dilde konuşursa konuşsun, öldüğü anda hepsini unutur ve ölmüş olan herkesin bildiği dili konuşmaya başlar.'' 
Kitap benim anlatamayacağım kadar derin. Sırça köşklerde yaşayanlar ile gecekonduda yaşayanlar arasında ki uçurum. Akıcı ve dolu dolu bir kitap. Pek okumayan kalmamıştır sanıyorum ama hala okumayanlarınız varsa okumanızı tavsiye ederim. 
Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, benim için hala Zülfü Livaneli'nin 1 numaralı kitabı Serenad.
Altını çizdiğim cümleler;

***Hiçbir insan sonuna kadar kendini suçlayamaz, mutlaka başkalarını da işin içine katması gerekir.

***Hepsi futbol düşkünü, hepsi iddialı, hepsi konuşkan, hepsi zengin ve hepsi kilolu ve hiçbiri kitap okumaz. Kimi bunu övünerek söyler; kimi de daha terbiyeli sayılabilecek bir tavırla, kitap okuduğunu belirtir ama hemen ekler: "Öyle roman moman değil, ciddi kitaplar okurum ben."

***İnsanlar, ölülerini toprağa gömüp, gökyüzüne gitti diyen bir türdür.

***Eğer bu ülkede soyadın şu ya da bu değilse you are nobody!

***Herkese göre "mükemmel"di ama içi cam kırıklarıyla doluydu.

***"Kadın gülüyor, 'Ayol' diyor, 'ne önemlisi. Baksanıza buradaki herkes başka bir alem. Biz olsa olsa iki mütevazi hakimiz. Hem Ankara Üniversitesi'nde ders vermiş olan Ernst Reuter ne demişti bilmiyor musunuz?'
'Hayır hanımefendi' diyor bankacı.
'Türkiye'de önemli insanlar değersizdir, değerliler ise önemsiz demişti.'"



4 yorum:

  1. mutlaka okumak istiyorum ama daha sıra gelmedi..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bende de sıra bekleyen kitap çok, bekleyen ürünler kitaplar bitmiyor :)

      Sil
  2. Çok beğenmiştim ben de <3

    YanıtlaSil

Yorum bıraktığınız için çok teşekkür ederim.
(Yorumlarınıza lütfen link eklemeyin, yorumlarınıza link eklediğinizde yayınlanmayacaktır. GFC hesaplarınıza bloglarınızı eklerseniz isminize tıkladığımızda bloglarınıza ulaşabiliyoruz.)